
2027 Hedefleri ile Bugünün Gerçekliği Arasında
Yıllardır “balık hafızalı” diye dalga geçtiğimiz Japon balıklarının aslında üç saniyelik değil, aylarca süren bir hafızaya sahip olduğunu bilim çoktan kanıtladı. Farklı üniversitelerde yapılan deneyler bu canlıların sesi, yeri, zamanı ve kaçış yollarını unutmadığını gösteriyor. Asıl biz insanlar ise dijital çağın getirdiği dikkat dağınıklığı, sürekli bildirimler, aynı anda birden fazla işle uğraşma ve “nasıl olsa telefonda var” rahatlığıyla bilgiyi kendi uzun süreli belleğimize yazmak yerine dışarıya emanet ederek gerçek bir unutkanlık salgını yaşıyoruz.
Balıklar aylar sonra ağdaki kaçış deliğini hatırlarken biz on bir dakika önceki konuşmayı, randevuyu ya da basit bir gerçeği unutuyoruz. Bu durumun ardında yatan asıl sorun hafıza kaybı değil, odaklanma yetisinin aşınmasıdır.
O nedenle bugün, asıl unutkan olan ve bunu seçimlerinde ortaya koyan biz insanlar için kısa bir hafıza tazeleme yolculuğu planladım.
Bu yolculukta, ekonomik koşullar yüzünden ne yurt içinde ne de yurt dışında gerçekleştiremediğimiz, vize engellerini hesaba katmasak bile hayal olarak kalan kültürel ve turistik gezilerin nedenini hatırlayacağız. Yolculuğumuz başlıyor.
2001’de Kurulan Düzenin Mirası
Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının ekonomi serüveni, 2001 krizi sonrası Kemal Derviş ve ardından Masum Türker döneminde hayata geçirilen, siyasi faturası da dönemin koalisyon ortakları DSP, ANAP ve MHP tarafından sandıkta ödenen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı“nın meyvelerini toplamaya başladı. İlk on yılı aşkın dönemde enflasyonun tek hanelere inmesi ve yakalanan büyüme temposu, devralınan TCMB ve BDDK reformlarıyla oluşan bağımsız kurumsal zemin ve dünyadaki bol likidite rüzgârıyla sürdürüldü.
Ancak o kurumsal kurallar esnetildiğinde, liyakat, denetim ve bağımsız karar alma mekanizmaları tasfiye edildiğinde ekonomi sert bir irtifa kaybına girdi.
Verin Yetkiyi Görün Etkiyi
2018’de, “Verin yetkiyi görün etkiyi” sloganıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte tek adam dönemi başladı. Yasama, Yürütme ve Yargının tek elde toplanması, liyakatsiz kadrolardaki artış ve ardından Amerikalı Evanjelik rahip Andrew Brunson vakası gibi diplomatik krizlerin tetiklediği kur şoku ilk büyük kırılmaydı. Bugün Cumhurbaşkanıyla 24 saat içinde iki kez telefonda görüşen Trump, o zamanlar rahip serbest bırakılmazsa Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulanacağını açıkça ilan ediyordu. Kısacası “dış güçlerin” etkisiyle, 2018 yılbaşında 3,75 civarında olan dolar Ağustos’ta 7 lirayı aştı.
Kur daha sonra 5 liraya gerilediğinde, dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Damat Albayrak’ın “dolar 10 lira, 15 lira olacak, 6-7 liradan toplayalım, 10-15’e satarız” diyenlere “çok beklersiniz” dediğini mutlaka anımsıyorsunuzdur.
Bugün dolar 50 liraya dayandı, ama ihracatçılar “yetmez” diyor. Her ay bir liralık kontrollü artışın önünün açılmasını istiyorlar. Ama o zaman da yurt dışından mevduata gelen yüksek faizli parayı kaçırırız, değil mi?
“Nas” Deneyinin Enkazı
Asıl yıkım ise 2021–2023 döneminde geldi. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” tezi ve bizzat kürsülerden haykırılan “Nas ortada, sana bana ne oluyor?” söylemleriyle akıl dışı faiz indirimleri Türk lirasının erimesine, enflasyonun yüzde 85’i aşarak geniş halk kitlelerini tarihin en ağır yoksullaşma dalgasına sürüklemesine yol açtı.
Sonra ne olduysa “Nas” bir günde unutuldu, faizler artırıldı da artırıldı. İnsanlar ağır faiz yükü altında, üzerinden silindir geçen çizgi film karakteri kedi Tom gibi dümdüz oluncaya kadar ezilmeye devam etti. İşyerleri battı, krediler ve kredi kartı borçları takibe düştü.
Bugünün tablosu yalnızca dünün “Nas” deneyinin enkazını değil, patlak veren fon kriziyle birlikte yeni bir denetim ve yönetişim zafiyetini de açığa vuruyor.
Fon Krizi: Denetimsizliğin Faturası
Borsa İstanbul’daki hisseler üzerinden yürütülen ***“fon vurgunu”***nun tasfiye süreci, kurumsal denetimsizliğin maliyetini çıplak biçimde ortaya koyuyor. Resmi açıklamaya göre 30 Ekim itibarıyla 100 fonda 247 bin 839 yatırımcıya 97,3 milyar TL ödendi, bunun yaklaşık 76 milyar TL’si, anaparası tümüyle karşılanan 178 bin 537 yatırımcıya gitti.
Muhalefetin tüm çağrılarına rağmen vurguncuların listesi açıklanmıyor. Soruşturmanın ucu artık yalnızca fon yöneticilerinde durmuyor. 26 Ekim itibariyle tutuklu sayısı 116’ya çıktı. Tutuklananlar arasında ilgili kurumlarda üst düzey görev almış eski bürokratlar da var. Tera dahil üç banka ve iki faktoring şirketi TMSF’ye devredildi. Denetleyenle denetlenen arasındaki sınır, dosya büyüdükçe daha da bulanıklaşıyor.
Asıl tahribat ise borsada yaşandı. Piyasa değeri Ağustos sonundaki 479 milyar dolardan Ekim sonunda 306 milyar dolara indi. İki ayda yaşanan 173 milyar dolarlık (yaklaşık 7,8 trilyon TL) bu erime, nominal dolar tutarıyla 2008’in tamamındaki kaybı bile aştı. Eylül’deki yüzde 20’lik düşüş de 2008’den bu yana görülen en sert aylık kayıp oldu. Denetim ve şeffaflık erozyonu, güven ortamını temelden sarstı.
Çelişki: Devlet Yüzde 28 Artırıyor, Hedef Yüzde 21
Ekim ayı Yİ-ÜFE 12 aylık ortalamasına göre 2027 yeniden değerleme oranı yüzde 27,83 olarak hesaplandı. Cumhurbaşkanı geçen yıl olduğu gibi indirim yetkisini kullanmazsa vergi, harç, ceza, MTV ve pasaport ücretleri yaklaşık yüzde 28 artacak. Oysa 2027 Bütçe Teklifi yıl sonu enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirliyor. Hedefin tutup tutmayacağını seneye görürüz, ama kamunun kendi alacaklarına yüzde 28 artış biçtiği bir yerde, piyasayı ve vatandaşı yüzde 21’e ikna etmek mümkün mü?
Ekim Enflasyonu ve Emeklinin Hesabı
Gelelim asıl zayıf hafızalı biz insanlara, özellikle de gözü kulağı enflasyon rakamlarında olan emeklilere, asgari ücretlilere ve kamuda çalışanlara.
TÜİK’in 3 Kasım’da açıkladığı verilere göre Ekim’de aylık yüzde 2,58, yıllık yüzde 29,77 artan TÜFE, yılın ilk on ayında kümülatif yüzde 27,52’ye ulaştı. Temmuz–Ekim dönemindeki yüzde 8,29’luk dört aylık birikim, SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin Ocak 2027 zammı için şimdiden bir alt sınır oluşturuyor. Temmuz’da 23.552 TL’ye yükseltilen en düşük emekli aylığı da enflasyon oranında artırılırsa kabaca 25.500 TL bandına çıkıyor, kesin oranı Kasım ve Aralık verileri belirleyecek. Ancak masada şimdi enflasyon farkına ek olarak seyyanen zam veya refah payı tartışmaları var. Sanırım bunun altında da yeniden yükselen erken seçim talebi var. Kontrol edilemeyen hayat pahalılığı, fon mağduriyetleri ve reel gelir kaybı bu talebi besliyor. Kese açılırsa bütçe açığı kontrolden çıkacak ve 2027 hedefleri havaya uçacak, açılmazsa dar gelirlinin reel kaybı büyüyerek sosyal dip dalgayı siyasi bir kırılmaya dönüştürecek.
“İşini bilmeyen kasap ne bıçak kor ne masat.”
Biz de böyle bir durumda pazarın yolunu bile artık bulamayabiliriz. Umudumuz olası bir erken seçimde oy kullanacak “balık hafızalılarda”.